3 puan yazan GN⁺ 2025-10-24 | 1 yorum | WhatsApp'ta paylaş
  • Dünyaca ünlü psikoloji kitabı “The Body Keeps the Score”, travmanın beden ve beyinde uzun vadeli değişiklikler bıraktığı iddiasını merkeze alıyor; ancak son dönemde bu görüşe yönelik bilimsel kanıt yetersizliği ve çarpıtma tartışmaları gündeme geldi
  • Yazar Bessel van der Kolk’un temel iddiası, travmanın beyin yapısını (özellikle insula, amygdala) ve hormon sistemini değiştirdiği yönünde; ancak atıf yapılan araştırmaların büyük bölümü kesitsel çalışma (cross-sectional) olduğu için nedenselliği kanıtlayamıyor
  • PTSD uzmanı Michael Scheeringa, yanıt kitabı “The Body Does Not Keep the Score” ile, özgün eserdeki çok sayıda atfın yanlış yorumlara dayandığını ya da var olmayan çalışmaları kaynak gösterdiğini belirtiyor
  • Eleştirmenler, van der Kolk’un teorisinin “herkes travma taşır” şeklinde aşırı bir genellemeye yol açarak, gerçek psikiyatrik tedaviden çok alternatif terapi odaklı öz-teşhis kültürünü teşvik ettiğini söylüyor
  • Bu tartışma, travma araştırmalarındaki bilimsel doğrulama ölçütlerini ve psikolojik iyileşme söyleminin kitleselleşmesinin sınırlarını yeniden gündeme taşıyor

“The Body Keeps the Score”un etkisi ve tartışmanın arka planı

  • The Body Keeps the Score, 2014’te yayımlandığından beri New York Times kurgu dışı çok satanlar listesinde 248 hafta üst üste yer aldı, 37 dile çevrildi ve 3 milyondan fazla sattı
    • Amazon’daki inceleme sayısı 79.000’in üzerinde; bu sayı A Game of Thrones’un ilk cildinden daha fazla
  • Yazar Bessel van der Kolk, “dünyanın en ünlü psikiyatristi” olarak anılıyor ve travmanın kişi hatırlasa da hatırlamasa da bedende iz bıraktığı fikrini yaygınlaştırdı
  • Kendisi, yalnızca PTSD değil, neredeyse herkesin travma yaşamış olabileceğini savunuyor ve bunu “ulusal refah için en büyük tehdit” olarak tanımlıyor
  • Bu kadar kapsayıcı tanım, travmayı “baş edemeyeceğiniz kadar sarsıcı herhangi bir şey” şeklinde genişleterek gündelik deneyimleri bile patolojikleştirdiği gerekçesiyle eleştiriliyor

Travma kavramının aşırı genişletilmesine örnekler

  • “Biohacker” Dave Asprey, doğum sırasında göbek kordonunun boynuna dolanmasını PTSD’nin nedeni olarak öne sürdü; ancak dayandığı 1973 tarihli makale, oksijen yoksunluğu veya fiziksel hasar yoksa uzun vadeli psikolojik hasar görülmediğini açıkça belirtiyor
  • Asprey’nin oksijen yoksunluğu yaşamadığını söylemiş olması dikkate alındığında, bu iddianın bilimsel olarak hiçbir dayanağı yok
  • Yazara göre bu tür “hatırlanamayacak travma” fikri doğrudan van der Kolk’un etkisinden kaynaklanıyor

Akademik dünyanın tepkisi ve yanıt kitabının yayımlanması

  • PTSD araştırmacısı Michael Scheeringa (Tulane Tıp Fakültesi profesörü), 29 yıllık klinik deneyimine dayanarak özgün eserdeki bilimsel hataları ve abartılı anlatıyı eleştiriyor
  • 2023’te yayımladığı “The Body Does Not Keep the Score” ile, özgün kitaptaki temel iddiaları sistematik biçimde inceleyip çürütmeye çalıştı
  • Scheeringa’ya göre kitapta atıf yapılan çalışmaların büyük kısmı kesitsel araştırmalar; bu nedenle travma öncesi beyin durumunu bilmek mümkün değil ve nedensellik kurulamaz
  • Buna rağmen özgün eser Amazon psikiyatri kategorisinde uzun süredir 1 numarada kalmayı sürdürüyor ve Texas A&M, Ohio State, Washington University gibi üniversitelerde ders kitabı olarak okutularak akademik etkisini koruyor

“Önce tavuk mu yumurta mı?” — nedenselliğin tersine çevrilmesi sorunu

  • Yazar, van der Kolk’un iddialarının sadece “travma beyinde değişiklik yaratır” yönünde okunduğunu eleştiriyor
    • Oysa gerçekte belirli fizyolojik ve hormonal özellikler, kişiyi travmaya karşı daha kırılgan hale getiren etkenler olabilir
  • Örneğin araştırmalara göre düşük testosteron düzeyi PTSD gelişme olasılığını artırabiliyor; Batı tipi iltihap yapıcı beslenme düzeni de PTSD hassasiyetini yükseltebiliyor
  • Kenya’daki Turkana savaşçıları çalışmasında (2020), benzer savaş deneyimlerine rağmen PTSD belirtilerinin çok daha az görüldüğü bildirildi
  • Yani olası alternatif yorum şu: değişime yol açan travma değil, travmatik tepkiyi tetikleyen kırılgan fizyolojik durum olabilir

Başlıca bilimsel itiraz örnekleri

1. “Travma beynin insula bölgesini harap eder” iddiası

  • van der Kolk, “neredeyse bütün beyin görüntüleme çalışmalarının insula’da anormal aktivasyon bulduğunu” savundu; ancak buna dair kaynak makale sunmadı
  • Scheeringa’nın incelemesine göre:
    • 2014’e kadar bu alandaki 21 çalışmanın 20’si kesitseldi
    • 12’si aktivasyon artışı, 6’sı azalma, 2’si fark yok sonucu verdi; yani bulgular birbiriyle çelişiyordu
    • Tek öncesi-sonrası karşılaştırmalı çalışmada ise travma sonrasında insula aktivitesinde değişim yoktu
  • Sonuç olarak, travmanın insula’yı bozduğuna dair bir kanıt yok

2. “Travma amygdala’yı yeniden kablolar” iddiası

  • amygdala ile ilgili 23 çalışmanın 21’i kesitseldi; 13’ü fark bulmadı, 7’si artış, 1’i azalma bildirdi
  • İki öncesi-sonrası çalışmada da travma sonrası amygdala aktivitesinde değişim saptanmadı
  • Buna rağmen van der Kolk, yakın tarihli röportajlarında bile “amygdala’nın travmanın temel izini depoladığını” tekrarlamayı sürdürüyor

3. “Travma, artmış stres hormonları bırakır” iddiası

  • van der Kolk, herhangi bir dayanak göstermeden “travma sonrasında da stres hormonlarının aşırı salgılandığını” yazıyor
  • Oysa araştırma bulguları çelişkili:
    • 1986: PTSD hastalarında kortizol düşük
    • 1989: yüksek / normal sonuçlar karışık
    • 2007 ve 2012 meta-analizleri (her biri 37 çalışma): kortizol düzeyi normal
  • Buna rağmen yazar, “sürekli stres hormonu salgısının sağlığı mahvettiğini” kesin bir dille ileri sürüyor

Atıf hataları ve çarpıtmanın sistematik niteliği

  • Scheeringa, özgün eserdeki 14 iddiada (Claims 1, 6, 8, 9, 22~25, 30, 33~35, 40, 42) araştırma atfı bulunmadığını ya da var olmayan makalelere atıf yapıldığını tespit etti
  • 8 iddiada (Claims 3, 10, 26, 28, 29, 31, 32, 41) ise araştırma içeriğinin çarpıtıldığı görüldü
    • Örneğin Claim 3’te, “flashback sırasında belirli beyin bölgeleri kapanır” deniyor; ancak atıf yapılan makale flashback’leri ele almıyor
    • Claim 26’da “bedensel duyum kaybı” öne sürülüyor; fakat atıf yapılan makalede bununla ilgili bir ifade yok
    • Claim 28’de “korku merkezi kapanır” deniyor; ancak araştırmanın katılımcıları PTSD değil, disosiyatif kimlik bozukluğu olan 11 hasta

Diğer çarpıtma örnekleri

Claim 19 — “Sevilmiş olma anınız yoksa beyin reseptörleri gelişmez”

  • van der Kolk, “çocukken sevilmiş olma anınız yoksa nezaket reseptörleri gelişmez” iddiasıyla Jaak Panksepp’in hayvan çalışmalarına atıf yapıyor
  • Oysa Panksepp’in araştırmaları, “sosyal izolasyonun tam tersine opioid reseptörü sayısını artırdığını” gösteriyor
  • Ayrıca ‘anne farenin yavrusunu yalaması’ üzerine anlatılan deney de mevcut değil; bunu insanlara uyarlamak ise sadece bilim dışı bir benzetme

Claim 7 — “Travma, başkalarıyla göz teması kurma yetisini bozar”

  • Atıf yapılan 2012 tarihli çalışmada ‘utanç’ ya da ‘merak’ hakkında hiçbir ifade yok
  • Gerçek bulgu, PTSD hastalarının frontal lob aktivitesinde artış göstermesiydi; van der Kolk’un anlatımı ise bunun tam tersi
  • Çalışma ayrıca katılımcıların ‘merakını’ da ölçmedi

Eleştirinin odağı — bilimsel doğrulaması olmayan popüler anlatı

  • van der Kolk’un kitabı, travmayı neredeyse bütün insan sorunlarına yayarak, “geçmişin izleri bugünkü yaşamı yönetir” şeklindeki determinist anlatıyı güçlendiriyor
  • Bunun sonucunda okurlar, kendi sorunlarını ‘travma arayışına’ indirgeme ve yoga, meditasyon, psychedelics gibi alternatif terapilere yönelme eğilimi gösterebiliyor
  • Yazara göre bu yaklaşım gerçekte zaman kaybı olabilir; bir faydası varsa da bu, travma tedavisinden değil genel öz-bakım etkisinden kaynaklanıyor olabilir
  • Travma söyleminin aşırı genişlemesi, psikiyatrinin bilimsel güvenilirliğini zayıflatırken öz-teşhis kültürünü de yaygınlaştırıyor endişesi dile getiriliyor

Sonuç — travma söylemini yeniden değerlendirme gereği

  • The Body Keeps the Score, travma farkındalığının yayılmasına katkı sağladı; ancak bilimsel temelin yetersizliği ve araştırma çarpıtmaları ciddi boyutta görünür hale gelmiş durumda
  • Yanıt kitabı The Body Does Not Keep the Score, travma araştırmalarında nedenselliği doğrulama ölçütlerini yeniden kurma girişimi olarak değerlendiriliyor
  • Bu tartışma, travma etrafındaki popüler psikoloji ile bilimsel psikiyatri arasındaki sınırın yeniden çizilmesine vesile oluyor
  • Kısacası, “beden skoru tutar” metaforu çekici olabilir; ancak bilim bu skoru henüz doğrulamış değil sonucuna varılıyor

1 yorum

 
GN⁺ 2025-10-24
Hacker News görüşü
  • Bu yazının yazarı travma şüphecisi gibi görünüyor. Ancak bu, ana akım bilimle pek uyuşmuyor.
    Örneğin Adverse Childhood Experiences (ACEs) araştırmasına göre, çocukluktaki olumsuz deneyimlerin tek başına bile sağlık üzerinde kötü etkileri olduğuna dair çok sayıda kanıt var.
    Ayrıca geçmiş travmanın gelecekteki travmaya karşı kişiyi daha kırılgan hale getirdiğini gösteren çalışmalar da var ve CPTSD, PTSD, borderline kişilik bozukluğunun birbirinden farklı rahatsızlıklar olduğuna dair veriler de mevcut.
    İlgili araştırmalar: PMC8882933, BMC Public Health, PMC5858954, Psychiatry Podcast

    • Son zamanlarda travma söylemi fazla güçlü biçimde öne çıktığı için, buna karşı bir şüpheci tepki doğmuş gibi görünüyor.
      “Herkes kendi travmasını bulmalı” türü aşırı yorumlar çok fazla, ama bu gerçek travmanın var olmadığı anlamına gelmez.
      Sonuçta bu, yeni bir ideoloji ortaya çıktığında sık görülen bir aşırı düzeltme (overcorrection) durumu gibi.
    • Bazıları, “Travmanın insanı sonsuza kadar bozduğunu söylemek başlı başına zararlı” diye savunuyor.
      Elbette travma iz bırakır, ama insanın dayanıklılığı (resilience) da şaşırtıcı derecede yüksektir.
      İster yas dayatmak ister bastırmak olsun, ikisi de kişinin deneyimini çarpıtabilir.
    • Travmanın gerçekten nörolojik ve endokrinolojik değişiklikler bırakıp bırakmadığı bence ayrı bir mesele.
      Yazarın asıl derdi, “psikolojik deneyimin doğrudan fizyolojik değişim yarattığı” iddiasına yönelik bir şüphe gibi geliyor.
      Tedavi yaklaşımı da bu ayrıma göre değişebilir — farmakolojik müdahale mi gerekli, yoksa psikolojik-sosyal yaklaşım mı daha iyi?
      Yazının tonu, sanki Malcolm Gladwell tarzı basitleştirmelerden bıkmış bir bilim insanını andırıyordu.
    • Kitabı okudum; açıkçası ortalama düzeydeydi. Ama koruyucu aile sistemindeki çocuklar gibi açıkça travma yaşamış insanlara bakınca, travmanın işlev bozukluğuna yol açtığını inkâr etmek zor.
    • Bağlantısı verilen çalışmalar nedensellik iddia etmiyor. Hatta nedenselliğin yönünün tersine işaret ediyor gibiler.
  • 5 yıl önce bir terapistten EMDR tedavisi almıştım; bilimsel dayanağını bilmiyorum ama bende işe yaradı.
    Terapist, travmayı duygusal bellek (emotional memory) olarak açıklamıştı. Duygular da görsel ya da dokunsal anılar gibi beyinde depolanıyor ve sonraki davranışları etkiliyor.
    EMDR, gözleri sağa sola hareket ettirirken bu duygusal belleği yeniden çağırıp bugünkü farkındalıkla yeniden yapılandırma süreci.
    Bir tür “kasıtlı sahte anı” yerleştirmek gibi, ama bu şu anki halim için daha faydalı.

    • Benim de benzer bir deneyimim oldu. Yıllarca süren kronik ağrım vardı; akupunktur sırasında bir anda ağlamaya başladım ve çocuklukta yaşadığım cinsel istismar anısı aklıma geldi.
      Sonrasında bedensel gerginlik çözüldü ve ağrı büyük ölçüde hafifledi. O anda ilk kez “beden hatırlar” sözünü gerçekten hissettim.
      (Bu arada uygulayıcı Steven Schram, NYC E 28th St idi.)
    • Ama “sahte anı yerleştirmenin tedavinin özü olduğu” açıklaması ikna edici gelmiyor.
      İnsan kendi duygularını başka duygularla örtüp travmayı silebiliyorsa, o zaman çikolata yiyerek de yaraları unutabilmesi gerekmez mi?
    • EMDR aslında NLP (Neuro-Linguistic Programming) kökenli bir yaklaşım.
      NLP, dilbilim ve sibernetikten etkilenmiş olsa da pazarlama gibi alanlarla iç içe geçince güvenilirliğini kaybetti.
      İlgili makale: Springer bağlantısı
  • Bu yazı, konuyu yanlış anlayan yüzeysel bir reddiye (midwit dismissal) gibi.
    Kitabın ana fikri, travmanın yalnızca bilinçli anılara değil, sinir sistemine, kaslara ve organlara da kazındığı.
    Ben de buna benzer iki deneyim yaşadım ve o andaki beden duyumu (proprioception) konusunda en ufak bir şüphem yoktu.
    İnsanlar travma hakkında çok alakasız şeyler söyleyebiliyor, ama kitabın konusu başlı başına ilginç ve faydalı olabilir.
    Benim teorim, tüm bedenle ağlamanın duygularla bağlantılı kas örüntülerini yeniden düzenleme işlevi gördüğü yönünde.

    • O halde “beynin anılar aracılığıyla kasları germesi” ile “anının kaslarda depolanıp gerginlik yaratması” arasındaki farkın ne olduğu merak ediliyor.
      Sonuçta mesele, **“beden belleği” ile “beyin belleği”**nin gerçekten ayırt edilip edilemeyeceği.
  • Yazının kalitesi pek iyi değildi ama Mother Jones'tan Emi Nietfeld tarafından yazılan bu inceleme, uzman röportajları da içerdiği için çok daha derinlikli bir eleştiri sunuyor.

  • Güncel araştırmalara göre bedenin gerçekten “anı depoluyor” olma ihtimali var. Ancak bunun mekanizması ve kişiden kişiye farkları henüz net değil.
    İlgili makaleler: PMC11449801, ScienceDirect, PubMed

    • Ancak bu çalışmaların hepsi beyin görüntüleme çalışmaları. Davranışsal olguların beyinde fiziksel bir temele sahip olması zaten beklenen bir şey,
      ama travmanın beyin dışındaki bedeni etkilediği iddiası için hâlâ yeterli kanıt yok.
  • Kitap da, travma endüstrisi de, bu yazı da özgüvenli ama kusurlu

    • Katılıyorum. Yazı, kitabın anlatısal zayıflıklarını eleştirirken kendisi de aynı yöntemle karşı sonuca varıyor.
    • Ben de okurken “fazla şüpheci olduğu için eleştirisi irrasyonel hale geliyor” duygusuna kapıldım.
      Sonuçta gerçek, doğa ve yetiştirilme (nature vs nurture) tartışmasında olduğu gibi muhtemelen bir yerlerde ortada.
      Bilimsel tartışmalarda bu tür yanlı kesinliklerin tekrar tekrar ortaya çıkması yorucu, ama farklı bakış açılarına da ihtiyaç var.
  • Ben “halka yönelik sansasyonel bilgi çoğunlukla yanlıştır” diye bir varsayım benimsedim.
    Gerçekten yeni bilgi, akademik dergilerde zamanla oluşan bir uzlaşmayla yerleşir.

    • Bu tür kitaplar çoğunlukla “şaşırtıcı bir gerçek her şeyi açıklar” türü basitleştirilmiş anlatılar kurar.
      <If Books Could Kill> podcast'i de bu tür kitapların neredeyse hepsinin saçmalık olduğunu söylüyor.
    • Evet. Ama bazen popüler haberler gerçekten doğru da olabiliyor. Örneğin AWS kesintileri gibi.
      O yüzden önemli olan şüpheciliğin isabet oranını yükseltmek.
    • Bir başka uyarı işareti de “bu bilgi beni iyi hissettiriyor” duygusu.
      İnsana kendini üstün hissettiren yazıların doğrulama yanlılığı taşıma ihtimali daha yüksek.
    • Tarih kitaplarında da durum benzer. Popüler kitaplar karmaşıklığı sadeleştirir.
      Gerçek bağlamı ancak atıfı ve dayanağı bol akademik eserler okuyunca görüyorsun.
    • Kuantum fiziğinde de buna benzer çok sayıda yanlış anlama var. Örneğin çift yarık deneyi için söylenen “gözlemlersen iki çizgi oluşur” açıklaması yanlış.
      Gerçekte hangi dedektörün kullanıldığına bağlı olarak farklı girişim desenleri ortaya çıkar,
      ve bu tür basitleştirmeler “gözlem maddenin özünü değiştirir” gibi yanlış bir algı yayıyor.
  • Blog yazısı, kitabın bilimsel temelindeki eksikleri iyi yakalamış. Ama yorumlarda yazara yönelik çok sayıda ad hominem saldırı var.
    Aslında bu kitabın popüler olmasının nedeni, insanlara özgüven ve teselli vermesi.
    Bilimsel doğruluktan çok, “ben haklıyım” duygusunu güçlendirmesi daha etkili oluyor.
    Sonuçta “bilime inanıyoruz” tavrı bile bir tür imanlaştırılmış bilimcilik gibi görünüyor.

  • Ben 『The Body Keeps the Score』 kitabını pek sevmedim.
    Yine de travma yaşamış biri için kendi deneyimini anlamada yardımcı olabilir.
    İster beden değiştiği için travma ortaya çıkmış olsun, ister travma bedeni değiştirmiş olsun, önemli olan şu anki tepkiyle nasıl başa çıkılacağı.
    Benim için bu kitabı okumak, hormon düzeyleri ya da iltihap değerleri üzerine kafa yormaktan çok daha faydalıydı.

    • Katılıyorum. Psikolojik teoriler sonuçta değişime yardımcı olan modellerdir; bilimsel olarak tam doğru olmalarından ziyade kişiye işe yaramaları yeterli olabilir.
    • Sorun şu ki bu popüler travma söylemi, her şeyi travmayla açıklamaya çalışıyor.
      Bazı terapistler “herkes doğumun kendisinden travma yaşadı” gibi iddialar öne sürüyor,
      ve sonuçta herkesi potansiyel hasta haline getiriyor. Bu da PTSD kavramının sulanmasına yol açıyor.
    • Nedenselliğin yönünü yanlış kurmak tehlikeli olabilir. Kuzenim kahvaltı alışkanlığını değiştirince kaygısı ortadan kalktı.
      Onun durumunda geçmiş travmadan çok bağırsak sağlığı ve beslenme alışkanlığı belirleyici faktördü.
    • Her kitabın herkese hitap etmesi gerekmiyor. Belirli bir grup için işe yarıyorsa bu da yeterli.
    • Ama yanlış teselli de sonuçta zararlı. Din tarihinde olduğu gibi, yanlış inançlar sömürüye yol açabilir.
  • Ben de yakın zamanda bedensel emek ağırlıklı bir işe geçtim ve kaygım azaldı, kişiliğim bile değişti.
    Bedenin kaydı, sanki yazılıp okunabilen bir bellek gibi geliyor.

    • Ne tür bir işe geçtiğini ve memnun olup olmadığını merak ettim.
    • Ben de 26 yaşımda bir çiftlikte çalışmıştım; stresim azaldı ve özgüvenim arttı.
      Bedeni kullanmanın zihinsel dayanıklılığı güçlendirdiğini bizzat hissettim.